hayatımın en kötü dönemi bu sanırım. tarifsiz.
böyle gidebileceğini düşünmüyorum. öte yandan geri kalan zamanımda ne yapacağım konusunda en ufak fikrim bile yok.
size yaz gelirken, bu yarımkürede kış başladı. her sabah yorganın altında büzüştüğüm soğuk bir otel odasında uyanıyorum. karşımdaki dev aynada yalnız kendi yansımamı görüyorum. ne benim ona sorabilecek bir sorum var, ne de onun bana verebilecek bir cevabı. bakışıyoruz. susuyorum. ceketimi alıp çıkıyorum odadan, her gün daha çok uyumak isteyerek.
allah senin belanı versin!
burayı öyle böyle öksüz bırakmadım…
amerikan filmlerindeki “para kazanıp, çevresine sevgi/ilgi göstermeyi unutan adam” oldum resmen.
hayat çok zor. bu nasıl böyle gidecek gerçekten bilmiyorum. düşünemiyorum bile.
And mama used to say:
“Take your time, young man…”
Mama used to say:
“Don’t you rush to get old…”
Mama used to say:
“Take it in your stride…”
Mama used to say:
“Live your life…”
bir yanım bu şarkıyı öyle seviyor ki…
o yanım galip gelip dinlettirince de her yanım öyle acıyor ki…
korkmadım mı?
korktum tabi ilk başta. her ne kadar “insanları alabildiklerine göre bir şey olmuyordur” düşüncesine sahip olsam da imzaladığım kağıt öyle söylemiyordu bana.
4 aslanın arasına girmek. aç olmalarına, ısırmaya kalkmalarına falan gerek yok. çok sevip öyle bir sarılmaya kalkmaları bile problem. tırnak değil ki bu, pençe.
tüm bu fikirler altında “sıradan olmaya çalışmalıyım” diye girdim yanlarına. ağzımdaki tarçınlı sakızdan bile kurtuldum. severler sıkıntı, sevmezler sıkıntı.
ilk yanlarına vardığımda dördü de yatıyordu. bir erkek, üç dişi. dişi olanın kameraya baktığı tek an bu fotoğraf, onun dışında gözlerimin içine bakıyor. ben erkek aslanı sıvazlarken “çek ellerini erkeğimin üzerinden” pençesini atabilecek kadar yakın bana. o gözlerime baktıkça tedirgin oluyorum:
-bakmalı mıyım, yoksa bakmamalı mı? aslanlar bakmayı tehdit olarak mı algılar, yoksa bakmayınca cesaret mi alır? allahım daha fazla national geographic izlemeliydim!
neyse saldırmadılar. erkek olanı biraz sevdim, ayaklanınca dayanamadım peşinden gittim. sanki kedi kovalıyorum, hey allahım! kafalara gel!
çok garipti. vahşi doğalarında arabayla yanlarına yaklaşırken bile “bir şey olmaz değil mi?” diye düşündüren o hayvanla o kadar yakın olabilmek ilginç.
bunu da yapmadım demem.
bir “ziya’nın aslan avı” değil ama idare eder. yeğene itinayla abartılarak anlatılır ileride:)
bunu öğrenmek boynumun borcu.
türkiye’de radyolar ne kadar çalıyor şarkı ne kadar popüler hiç fikrim yok açıkçası. ben uzaktan bakacağım olaya. aslında tam da yerinden.
klibin büyük bir kısmı burada, Joburg’te çekilmiş. dolayısıyla bir çılgınlık aldı başını gidiyor. radyolar 2 saatte bir kesin dönüyor şarkı. tarzları daha farklı olan istasyonlar da remixler yapmış onları çalıyor, o derece.
“erasmus şarkısı” diye bir konsept var ya bu da benim “expat şarkım” oldu. dinlediğim her an güney afrika’yı düşündürüyor bana, içinde olsam dahi. kruger’i, sokakları, savanları… burada geçirdiğim zamanlarda öyle anlar oluyor ki buram buram afrikayı hissediyorsun. işte o anlarda çok istiyorum heyecanımı paylaşabileceğim birinin burada olmasını. çünkü ”paraaaaaa paraaaaa paradise!” nakaratındaki o kafa tam manasıyla yaşanıyor o an. anlatamamak değil, beraber yaşamak istiyorum.
and so lying underneath those stormy skies
She’d say, “oh, ohohohoh I know the sun must set to rise”
this could be paraaaaa paraaaaa paradise!
ps: londra’dan cennete kaçmak o kadar da zor değilmiş. öyle değil mi bahar? =)